İlk yazı için zor bir film olsa da ben seçimimi yaptım; 9 nisanda vizyona girecek olan "Bal" isimli filmiyle Altın Ayı ödülünü alan, Meleğin Düşüşü, Yumurta ve Süt filmlerinin senaristi ve yönetmeni Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmi: Herkes Kendi Evinde.Uzun süredir aradığım fakat bulamadığım bir filmdi Herkes Kendi Evinde. Piyasada bir DVD veya VCD'sinin olduğuna dair herhangi bir belirti yoktu. Bu yüzden herhangi bir izleme ihtimalim olduğunu da düşünmüyordum. Ama ekşisözlükten aldığım bir mesaj sonrası böyle bir ihtimalin var olduğunu öğrenmiş oldum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin "Türk Sinemasında Yeni Bakışlar" isimli etkinliğinin Mart ayındaki konuğu Semih Kaplanoğlu imiş ve ay boyunca Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde onun filmleri gösterilecekmiş. 2 nisan cuma günü gittim, izledim. Fazla uzatmadan bu bilgiyi bana ulaştıran yazar kasa isimli sözlük yazarına ve filmin gösterimine sebep olan herkese teşekkür edip filme geçiyorum.
Bu filmin görmek istemekdeki ilk sebep Semih Kaplanoğlu değildi. Hatta bu filmi ilk kez duyduğumda Semih Kaplanoğlu'nu tanımıyordum bile. Keza filmde mükemmel bir oyunculuk gösteren Erol Keskin'i de öyle. Bu filmin aramamdaki ilk ve tek sebep uzun süredir severek takip ettiğim, kişiliğini ve oyunculuğunu pek beğendiğim Tolga Çevik idi. Zira bu film, onun komedi oynamadığı tek sinema filmiydi ve ayrıca ilk sinema filmiydi. Amerika'da Robin Williams ve Tommy Lee Jones gibi ünlü oyunculardan eğitim aldıktan sonra Türkiye'ye dönüp tiyatroya devam etti. Bir kaç küçük dizi macerasından sonra yaptığı ilk önemli iş bu filmdi diyebiliriz. Gerçi daha sonra BKM bünyesi altına girmiş ve biz onu Vizontelelerle tanımaya başlamış olsak da bu ilk filmini yıllardır hep içten içe merak etmişimdir.
Semih Kaplanoğlu ile tanışmam ise daha geç olmuştur. 2007'de yazıp yönettiği Yumurta filmi pek çok ödül aldıktan sonra kafamın bir köşesinde hep "bu filmi izlemeliyim" diye bir cümle vardı. Fakat bir kaç arkadaşımdan aldığım kötü yorumlar ve açtıktan kısa bir süre sonra hemen kapattığım filmin ilk sahnesi, o uzun yürüyüş sahnesi, o zamanki aklımla bu filmin sıkıcı bir sanat filmi olduğunu zannetmemle sonuçlanmış, bu filmi ve dolayısıla yönetmeni Semih Kaplanoğlu'nu bir süreliğine rafa kaldırmıştım. Hatta indirmeye de pek niyetim olmadığını da hatırlıyorum. Bu zaman zarfı içersinde daha çok film izlemeye ve sinema hakkında bir şeyler öğrenmeye de başlamıştım. Sanat filmlerinin kötü(!) olmadığını Zeki Demirkubuz öğretmişti bana. Onun filmlerindeki tam anlamıyla anlamadığım ama içime işleyen bir şeyler vardı. O sadelik, o gerçeklik... Demirkubuz'un tüm filmlerini izledikten sonra son dönem Türk yönetmenlerini daha çok izlemeli ve öğrenmeliyim diye düşündüm. Ve Demirkubuz'dan sonraki adresim Kaplanoğlu ve onun "Yumurta"sı oldu. Böylece tanıştım onunla ve onu izlemeye devam ediyorum...Uzatmadan filme geçeyim demiştim ama bunda muvaffak olamadım. Sıkılmadan hala bu yazıyı okuyan arkadaşları tebrik ve yine aynı arkadaşlara teşekkür ederim. Kısaca filmin konusunu anlatayım:
Anne ve babasını kısa süre önce kaybetmiş olan Selim'in (Tolga Çevik) en büyük hayali New York'ta yaşamaktır. Kendi deyimiyle New York onun için bir "hobi"dir. Amerikan vatandaşı olmak için yeşil kart çekilişine katılır ve piyango ona vurur.Kabul edildiğini öğrendiği mektupla birlikte bir mektup daha alır. 50 küsür yıl önce Rusya'ya kaçak giriş yapmış olan ve ondan sonra haber alınamayan amcası Nasuhi (Erol Keskin) bir mektup göndererek döneceğini bildirir. Selim, Nasuhi'yi karşılar ve onu eve getirir. Babasını aramak için Rusya'dan İstanbul'a gelmiş olan Olga (Anna Bielska) ile bir şekilde yolları kesişir ve olaylar gelişir.
Film, çokça kullanılmış bir yöntem olarak bir üst sesle, Selim'in bize kendini anlatmasıyla başlıyor. Selim'i anne ve babasının eski eşyalarını toplarken görüyoruz. Kısa ve hızlı sahnelerle bu eşya kaldırma işi devam ediyor. Sonra Selim'i anne ve babasının mezarını ziyaret ederken görüyoruz ve üst ses sürekli devam ediyor. Üst ses sustuktan sonraki ilk sahne ise bir bar sahnesi. Selim barda düşünceli bir şekilde içmektedir ve bir adam gelir. Konuşmaya başlarlar Selim ona bir içki ısmarlar. Adamın New York'ta yaşadığını öğrenen Selim heycanlanır ve New York üzerinden sohbete devam ederler...
Bütün bunları niye anlattım? Bu giriş sahnesi beni oldukça şaşırttı. Çünkü bildiğimiz bir Semih Kaplanoğlu filmine hiç benzemeyen bir girişti bu. Hareketli, müzikli... Yumurta ve Süt'teki yavaşlık Yusuf üçlemesine özel bir durum mu, yoksa bu ilk filmden sonra bazı anlayışlarını değiştirdi mi Kaplanoğlu? Bunu sanırım Bal'dan sonra çekeceği filmle anlayacağız.
Filmde en çok beğendiğim şeylerden biri sahne geçişleriydi. Birden kararan sahne ve ardından yavaş yavaş aydınlanan yeni sahne hoş bir tat bırakıyor. Ayrıca bir kaç yerde kullanılan yavaş oynatım (slow motion) sahneler de oldukça başarılı bir şekilde kullanılmış, etkileyici sahnelerdi.
Film, genel olarak "insanın evi neresidir?" sorusuna cevap arıyor dersek sanırım yanlış olmaz. Yaşadığı yer mi? Yaşamak istediği yer mi? Yoksa doğduğu, köklerinin ait olduğu yer mi? Bu çerçeve içindeki film, aitlik duygusu, akrabalık ilişkisi, gurbet, köy hayatı, toprak ama en çok da yalnızlık boyalarını kullanarak güzel bir resim çiziyor.
Türkçeden başka iki dil daha çokça kullanılmış: Rusça ve İngilizce. Türkçe ve Rusça kısımlarda ingilizce altyazı vardı. Fakat Rusça ve İngilizcenin kullanıldığı kısımlarda Türkçe altyazının olmayışı benim gibi İngilizceyle sorun yaşayan kişiler için zorluk teşkil ediyor. Bu sebeple bir çok anlamkta zorlandığım hatta zaman zaman anlamadığım yerler oldu. Filmin genel çerçevesi içinde önemli kısımları kaçırmamış olmayı umuyorum.
Kısacası kafanızda soru işaretleri bırakmayı başarabilen, sizi düşünmeye sevkeden güzel bir film Herkes Kendi Evinde. Tarık Zafer Tunaya'daki gösterim bitti sanıyorum. Umarım bir gün izleme şansına nâil olursunuz.
1 yorum:
Yorum için teşekkürler, güzel hatta harika olmuş. Ayrıca izleme şansına Emek'te bir kere nail olabildim ve yıllardır ikinci bir şansı zorluyorum fakat henüz muvaffak olabilmiş değilim. Umarım bir kez daha izleyebiliriz.
Yorum Gönder